Aşina Güzeller-Kitap Alıntıları

Kitap: Aşina Güzeller / İskender Pala / Kapı Yayınları

 

43. Bölüm:Müsamaha Toplumunda Hoşgörü Şiiri

Yârsuz kalur meseldür aybsuz yâr isteyen

Bugün hoşgörü dediğimiz davranış biçiminin altyapısında iki kelime karşımıza çıkar: İslâm kaynaklı müsamaha ve batı kaynaklı tolerans. Bizim bugün hoşgörüden anladığımız mana, müsamahadan ziyade toleransa yakındır.

Tolerans, Latince “bir sıkıntıya, bir zorluğa, rahatsız edici bir şeye katlanma” demek olan tollerare fiilinden türemiştir. Müsamaha ise Arapça “cömertlik, elaçıklığı, iyilikseverlik” gibi manalar ihtiva eden semahat kelimesinin müştakıdır ve müşareket (ortaklık, aynı anda birkaç kişi veya tarafça yapılması) manası taşır (mükâleme, muaşaka, münazara, mübadele..gibi). Yani müsamahada iki kişinin birbirlerine karşılıklı semahat göstermeleri söz konusudur.

Toleransta ise tek taraflı bir fedakarlık ve iyi niyet manası ağır basar. Başka türlü ifade edersek, toleransta bir yüzüne tokat yiyince diğer yüzünü çevirme miskinliği; müsamahada ise karşılıklı birbirine tokat atmama alicenaplığı vardır.

Müsamahanın temelinde İslâm ahlâkı yatar ve o ahlâk, öncelikle adalet, merhamet, sabır ve af kavramlarını ayrı ayrı temellendirir. Bu kavramlar uygulama alanına çıktığında müsamaha kendiliğinden var olacak ve ayrıca bir toleransa da gerek kalmayacaktır. Şu halde bir İslam toplumundaki hoşgörüden bahsederken kelimenin tolerans manasını değil müsamaha manasını anlamamız gerekir. Fakat ne hikmetse günümüzde hoşgörü denildiği zaman hemen toleransın manası aklımıza geliyor ve hoşgörüyü, “olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki göstermeme” manasına alıyoruz. Öyleyse bu mana ile İslam’ın müsamaha ilkesi arasında müthiş bir haksızlık ve dengesizlik söz konusu edilebilecektir. Bu durumda farzımuhal bir kişiye, savunduğu görüş ve açığa vurduğu duygular bizim duygularımızla çatışıyor diye katlanmak, batılı manada bir tolerans ve bir hoşgörü tatbikatı olarak algılanabilirse de, İslami manada bu, msamahanın yalnızca sabır ve af ilkelerine mutabakat gösteren bir uygulama olacaktır. Kaldı ki bahse konu kavramlarının birincisinde (tolerans ve hoşgörüde( tek taraflı özveri; ikincisinde (müsamahada) ise karşılıklı fedakarlık ve saygınlık ifadesi aranır. İşte bizim hoşgörülü olduğumuz kişinin de bize karşı hoşgörülü olmasını sağlayan müsamaha kavramı, bakımdan cihanşümül bir değer ifade eder.

Sayfa: 215-216

Osmanlıda Hoşgörü

Peşinen söyleyelim; atalarımız ne toleransın ne de hoşgörünün dar kalıplarına sıkışıp kalmışlardı. Onlar vecd ile yaptıkları müsamahaya uygun davranıyor ve müsamahanın tadil ve tağyiri hususunda gördükleri en ufak bir sapmayı derhal düzeltiyorlardı. Önlerinde açık naslar vardı. Ayet-i kerimede “İyilikle kötülük bir olamaz. Sen kötülüğü en güzel olan hareketle önle. O zaman göreceksin ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, yakın bir dost gibi olacaktır. (Fussilet/34) buyurulmuştu. Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen Efendiler Efendisi, Taif’in ayak takımı kendisini taşlayıp ayakkabıları kanla dolacak derecede yaralandığında yahut Uhud’da kutlu dişi kırıldığında, onların helaki iki dudağının arasından çıkacak bir tek cümleye vabeste iken “Allah’ım kavmimi ıslah et; zira onlar bilmiyorlar” mukabelesinde bulunuyordu. Bu tavır, o an için bir hoşgörü idiyse de istikbal için bir müsamaha toplumunun filizlerini yeşertecek nüveler taşıyordu. Hz Ömer, “Sana gerçek belli oluncaya kadar Müslüman kardeşinin işini en güzel şekilde yorumla” diyor; Hz Ali “İnsanlar hakkında bütün kin düğümlerini çöz. Seni intikama sürükleyecek iplerin hepsini kes. Sence açıklık kazanmamış şeylerin tümünü anlamamış görün. Şunu bunu çekiştiren gammazların sözüne sakın inanıverme. öğüdünde bulunuyordu.  Hasan-ı Basri kendisinden nasihat isteyenlere “İnsanlara karşı kalbini yokla. Bir diğerine karşı eğer kalbinde kötü manada değişiklik hissedersen onu gidermeye çalış ve onun hakkında iyi düşüncelerde bulun ve bu hususta ondan özür dilemeyi de unutma.” diye telkin ediyordu. Örnekleri sınırsız biçimde çoğaltılabilecek bütün bu düsturlar,i inanmış her kul için geçerliydi ve Osmanlı’nın medresesinden camisine, tekkesinden loncasına her zemin ve zamanda her zemin ve zamanda tezekkür ve tefekkür edilerek müsamahakar cemaatler oluşturuyordu. Toplumun kahir ekseriyeti ve asli unsurunu teşkil eden müslümanlar böyle davranınca; onların arasında hür düşünceleriyle hareket ederek kendi hukuklarına göre yaşayan diğer azınlık gruplar (gayri müslim tebaa) yalnızca bu güzel prensibin nimetlerinden faydalanmakla kalmıyor, bizzat kendileri de bu yolda davranış biçimleri geliştiriyorlardı. Böylece karşılıklı tolerans ve hoşgörü ister istemez müsamahaya dönüşüyor ve eşit şartkarda ve karşılıklı dostluklar, sıcak ilişkiler kuruluyordu. Gönül almak, gelmeyene gitmek, vermeyene vermek, zulmedeni affetmek gibi davranışlar, neredeyse erdemden bile sayılmayacak derekelerde yayılmış bulunuyordu. Ezcümle din, dil, ırk ayrımı yapılmaksızın herkes birbirine müsamaha ile davranıyor ve fedakarlığın aşırı sınırları zorlanıyor, hilâfına hareket edenler ise yine müsamahanın temelinde var olan adalet ilkesine göre cezalandırılıyorlardı.

Sayfa:218-219

Bir cevap yazın